|
|
|
|||||||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||||||||
|
24 Temmuz 2005 Pazar Seviyorum işte... Bana "Göztepe muhabirliği nasıl bir şey yazar mısın?" denildiğinde, uzun süre düşündüm; "Ne yazacağım" diye... Sonra her şey bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden... Oysa yazılacak o kadar çok şey varki... Rahmetli Özdemir Arnas'ın beni nasıl dernek üyesi yaptığından mı bahsetsem, yoksa Fatih Terim'li Göztepe ile gittiğim İnegöl deplasmanında yaşadıklarımızdan mı? Ya Antalya'daki o zafer gecesinden bir gece önce kampta yaşadıklarım, veya Diyarbakır'da kamereman arkadaşımı kurtarmaya çalışırken amigoların elinden nasıl kurtulduğumu mu?... Ya o Salihli ve Söke deplasmanları... Rahmetli Atalay'ın ölüm haberini aldığım gün... Ama inanın Göztepe gerçekten çok büyük bir dünya. Bu dünyada yaşamak zor ama güzel... Bence bu sorunun yani "Göztepe muhabiri olmak nasıl bir şey?" sorusunun cevabı bu anılarda gizli... Nasıl üye yaptılar Sezon 1987-88... Göztepe'nin başında rahmetli Özdemir Anas var... Yönetimde Levent Ürkmez, Erdem Yücel, Bülent Özkul, Nevzat Selçukoğlu gibi dev isimler var... O zamanlar kulüp muhabirliği şimdiki gibi değil. Göztepe'ye bakabilmek, Göztepe'den haber yazabilmek büyük bir ayrıcalık... Futbolcuları, yöneticileri, teknik adamı adım adım takip eder, rakip gazetelere nasıl haber atlatırız diye uğraşırdık... Gece yönetim kurulu toplantıları olur, o toplantılar geç saatlere kadar takip edilir, gazeteye haber girilir. O toplantıdan haberi olmayan veya gelişmelerden bilgi edinemeyen gazeteler haber atlardı. Ben yine Rahmetli Esat Özbenlikan ile Nezih Baba'nın bulunduğu odada bekler, onlarla saatlerce sohbet eder toplantının sonucunu beklerdim. Ben Göztepe'yi çok severdim ama gerçek Göztepeliliği bana bu iki adam Esat Baba ile Nezih Baba aşılamıştır. Avrupa'da ve Türkiye'de Göztepe'nin yazdığı destanları bizzat yaşayan bu iki adamın anlattıkları bana hikaye gibi gelirdi. Esat Baba için camiada "çok soğuk, kimseyle iletişimi yok" gibi eleştiriler alırdım. Ama o hiçte öyle değildi. Sadece herkesle konuşmazdı. O sohbetler hikayeler sırasında o kadar kendini kaptırırdı ki, bazen gözlerinden gözyaşlarının bile süzüldüğünü görürdüm. Bazen de sanki mazideki o coşkuyu o anda yaşar gibi heyecan dolardı yüreği... Sohbetler o kadar koyu sürerdi ki, zamanın nasıl geçtiğini bile anlamazdım. Yaşım daha 20-21... Evden annem-babam merak eder ama ben görevdeyim ya... Göztepe'ye bakıyorum ya, salla gerisini. Bazen sabaha karşı biterdi toplantılar. Özdemir ağabey odadan çıktığında beni o saatte karşısında gördüğünde şok yaşardı. "Oğlum senin ne işin var? Hadi biz deliyiz, sana ne oldu?" derdi... Bir, iki, üç, beş derken bu durum aylar, hatta yıllar sürdü... Bir gün Göztepe kulübüne gittiğimde Esat baba önüme bir form uzattı. "Doldur" dedi. "Nedir ağabey bu dedim?" Şakayla karışık, "Konuşma imzala" dedi. Önümdeki form Göztepe üyeliği formuydu. Doldurdum. İki de fotoğraf verdim. Rahmetli Arnas, bir gün basın toplantısı düzenledikten sonra beni çağırdı ve cebindeki Göztepe üyelik kartını uzattı: "Sen Göztepe için bizden daha fazla mesai yapıyorsun. Göztepe üyeliği hayırlı olsun" dedi. Bir spor yazarı olarak bir kulübe üye olmak önceleri garipsedim ama müthiş gurur duydum. Göztepe üyesi bir kulüp muhabiri olarak bir çok teknik adam, futbolcuyla tanıştım. Gittiğim her yerde mutlaka Göztepe sayesinde tanıştığım dostlarım olmuştu. Bu isimler öylesine çoktur ki. 1.lig, 2.lig, 3.lig hatta amatör küme ne olursa olsun, yönetici, futbolcu, teknik adam, masör genelde her görev aldığım maçtan önce bir Göztepeli'ye rastlamışımdır. Bu da benim mesleğimin en güzel taraflarından birisidir. Fatih Terim ve Göztepe Bunlardan birisi de Fatih Terim'dir. Fatih Terim aslen Adanalıdır ama süt annesi ve süt kardeşi İzmirlidir. Süt kardeşi Ayhan, Göztepe'de bir dönem forma giymiştir. Tahminen 1976-77 sezonunda. Fatih Terim her İzmir'e geldiğinde mutlaka onlara uğrar... Hatta 1976-77 yılında Göztepe ligde kalma mücadelesi verirken Göztepe'de oynayan Ayhan ile Galatasaray'da oynayan Fatih Terim rakip olurlar. O maç 0-0 berabere biter ve Göztepe ligde kalır... Neyse bunlar birer iddia. Ama şu bir gerçek ki Fatih Terim, Göztepe'yi çok sevmektedir. Levent Ürkmez, Esat Ünlü, Erdem Yücel, Muammer Ünlü gibi son dönemlerde görev yapan dev isimler Ankaragücü'nden ayrılan Fatih Terim'i İzmir'e, Göztepe'ye getirmeye razı ederler. Fatih Terim'in gelişi müthiştir. Ardından Arif ile Mirsat'ı getiren yönetim büyük şov yaparlar. Fatin Terim ile Göztepe'yi çalıştırdığı dönemde tanışmıştım. Hep dert yanıyordu. "Bu kadar büyük paralar harcanıyor ama Göztepe'nin idman yapacak sahası yok. Altyapıya önem verilmiyor" derdi. Büyük Efes Oteli'nde kalıyordu. "Ne olur ara sıra gel, sohbet edelim. Burada benim canım sıkılıyor." derdi. Terim ile zaman zaman Efes Oteli'nde biraraya gelip Göztepe'yi konuşurduk. Aramızda iyi bir dostluk oluşmuştu. O Terim sezon bitmeden Piontek'in yardımcısı olarak Göztepe'den A Milli Takım'a gitti. Aradan yıllar geçti. A Milli takıma teknik direktörü oldu. Bir gün hiç unutmuyorum. Terim'li milli takımımız Efes Oteli'nde kamptalar. Güvenlik görevlileri gazetecileri içeri sokmuyor. Herkes kapıda bekliyor. Bana da gazeteden dediler ki; "Sen Göztepe'den tanırsın. Git Terim ile ropörtaj yap." Bu arada Sabah Gazetesi de benden haber bekliyor. Diğer gazetecilerle birlikte Efes Oteli kapısının önündeyim. Kendi kendime soruyorum. Güvenliğe "Ben Terim'in arkadaşıyım. Görüşmek istiyorum" diyeceğim ama kararsızım. "Adam beni tanır mı, tanımaz mı?" diye tereddütteyim. Gazeteye dönsem desem ki, "Kabul etmiyor" kurtulacağım. Ama nedense 2-3 dakika bekledim. 7-8 gazeteci oradayız. Birden bir baktım, güvenlik bize doğru geliyor. Özellikle üstüne basa basa söyledi: "İzmirli gazeteci Sinan Genç kim?" Ben atladım, hemen öne... "Benim" dedim. Sonra tedirgin oldum. "Acaba neden adımı söylediler?" "Fatih bey sizi bekliyor" deyince şok oldum. Çok mutlu oldum, gururlandım. Fatih Terim'in yanına gittiğimde, bana söylediği ilk kelime şuydu: "Göztepeli kardeşim. İki gündür buradayız, bir arayıp sormadın" Sanki daha önceden gelmişim gibi, dedim ki; "İçeri kimseyi almıyorlar?" "Doğru. Ama ismini verseydin girerdin" dedi ve ekledi: "Seni orada görünce hemen çağırttım. Eee... Nasıl Göztepe?" diye sordu... Uzun uzun konuştuk. Bu arada Göztepe sayesinde Fatih Terim ile milli takım haberi yapıp meslektaşlarımı da atlattım. Polis nasıl kovaladı Fatih Terim'li Göztepe ile İnegöl'e gittik. Kadroda Mirsad var, Arif var. Göztepe maçı deplasmanda 4-1 kazandı. Fatih Terim, Göztepe maçı kazanmasına rağmen içerde futbolcuları disiplinden koptukları için fırçalıyordu. Neyse, maç sonunda İnegöllü taraftarlar futbolcuları alkışlarla uğurlamıştı. Ama maçtan sonra İzmir'den gelen binlerce Göztepe taraftarı ile İnegöl taraftarları arasında kavgalar çıkmıştı. Polis destği çok azdı ve yetmiyordu. Polis önüne gelen herkesi copluyordu. Biz ise orada olay fotoğraflarını çekmeye çalışıyorduk. Bir anda bir baktım, bir adam. Askılı beyaz atleti, altında kilodu ve kucağında küçücük çocuğuyla sokağa çıkmış bağırıyor. Meğer atılan taşlardan birisi evinde uyuyan küçük çocuğun başına isabet etmişti. Genç bir Göztepeli taraftar adamı teselli etmek için yanına koşmuştu. Göztepe masörünü çağırmak için futbolcuların olduğu otobüse doğru koştu. O sırada polis o taraftarı yakaladı. Biranda 7-8 tane polis coplarıyla Göztepe taraftarını dövüyordu. Öldüresiye. Yerlerde kanlar içinde kalan taraftarın durumu beni çok etkilemişti. Makinamı çantama koydum ve polislere koşarak, "Yapmayın, etmeyin. Adam yardım istemek için geldi" diyordum ama beni dinlemiyorlardı. Sesimi yükseltip, isyan edince bu defa bir baktım benim üzerime yürüyorlar. Bana polislerden biri küfür edince bende dayanamadım ona söylediklerini iade ettim. Aman allıhım o da ne? Polisler yerdeki taraftarı bırakıp düştüler peşime. Ben önde, polisler arkada, koşuyoruz. Ben bir taraftan çantamı korumak istiyorum, bir taraftan da koşuyorum. Bu arada gazetenin arabası ortada yok. Panikteyim. Ne yapacağım bilmiyorum. Gözü dönmüş polis memurları arkamda. Hele biri varki en önde. Göbekli, heybetli bir adam. Ama hepsinden hızlı koşuyor. Koşarken, hem küfür ediyor, hem de hırslanıyor. Önce bir sokak arasına kaçtım, ardından bir yola çıktım. Neredeyim, bilmiyorum. O zaman cep telefonu falan da yok. Neyse baktım arkama. Herhalde izimi kaybettim derken bir de ne göreyim 5 metre mesafeden önüme çıkmazlar mı? Ben öylesine bir depar atmışım ki, ana caddeye çıktım. Bir araba tıngır, mıngır gidiyor. Göztepe flamaları sarkmış camdan, tıka basa dolu. Arkadaki polisleri gördüler, hemen bana bağırdılar. "Sinan ağabey bin." Siz deyin 10, ben diyeyim 15 kişi var o Murat 124'ün içinde. O arabaya nasıl bindim, oradan nasıl kaçtım hala bilmiyorum. Antalya'daki gece Olaylar ve insanlar bitmedi hiç... Zor günler yaşadık ama güzel günler de... Görev yaptığım dönemlerde futbolcularla, yöneticilerle, teknik adamlarla hep içiçeydim. Kola içmenin yasak olduğu kamplarda benim odama gelip kola içen, sigara içen futbolculardan mı, saunada yaşlı Alman kadından mayosunu çıkarmadığı için fırça yiyen Göztepeli yöneticiden mi, yoksa şike teklif edilen yöneticilerin nasıl zor durumda kaldığı günlerden mi? Bende anı bol. Bu defa Antalya'dayız. Göztepe'nin 18 yıl aradan sonra şampiyonluğu yaşadığı Antalya'da... Denizlispor averajla Süper Lig'e çıkmış, Göztepe terfi tenzil maçları için Antalya'ya gelmişti. Fazla detaylara girmeyeceğim. Önce Ankara Büyükşehir Belediye, ardından Batman Petrol maçı ve finalde Rizespor... Rizespor maçından bir gün önceydi... Otel'de akşam yemeğini yedik, havuz kenarında oturuyoruz. Futbolcuların hiç birisi yerinde duramıyor. Öyle ya, bu 90, son 90. Yenersek 1.Lig'e çıkacaksın. Aykut, Nail, Hasan, Ceyhun, Ramazan, Remzi ve Şevket... Kural geliyor yanımıza. Ceyhun atlıyor; "Ulan bu namaz 5 vakit olur. Sen 25 vakit kıldın. Hala kılıyor musun? Tamam yarın yeneceğiz" diyordu. Aykut, söze atılıyordu: "Bakın penaltı olursa ben atmam. Van'da ligde kalma maçında penaltıyı bana attırdılar, babam o anda kalp krizi geçirmiş!" diyordu. Hasan Çelik ise stresten uzaktı. "R"leri söyleyemediğinden, "Kadeşim. Bıyakın bunlayı. Vize'yi yeneceğiz" diyordu. Neyse bir kaç saat sonra herkes odalarına çekilmek zorunda kaldı. Biz lobideyiz. Otelde eğlence var. Dansöz masalarda kıvırtıyor. Aman allahım o da ne? Dönsözün karşısında göbek atan bizim Hasan Çelik, değil mi? Gözlerime inanamıyorum. Bizim Hasan. Sabahın 03.00'ü. Ne işi var? Yarın şampiyonluk maçı yok mu? Bu adam ne sorumsuz adam" derken bir de bakıyorum Remzi, Ceyhun, Nail merdivende el çırpıyorlar. İçimden diyorum ki, "Yandık" Bu takım hayatta yarın kazanamaz. Az ilerde ise Futbol Şube Sorumlusu Feyyaz Gülmen, Hilmi Çınar ve yöneticiler var. Oktay Çevik'i görüyorum. Göz göze geliyoruz. "Bırak, rahatlasınlar. Odalarında daha çok strese girerler" diyordu. Ve o Hasan ertesi gün Göztepe'yi Süper Lig'e çıkartan tarihi golü atıyordu... Bir sonraki gece Hasan, bu defa şampiyonluk için göbek atıyordu... Eşkiya Bülent Ataman Anılar, anılar... Beni yanlız bırakmayan anılar... Yer Diyarbakır... Göztepe ikinci defa Süper Lig'e çıkmak için mücadele veriyor. En büyük rakibi Diyarbakır ile deplasmanda oynayacak. Şehirde müthiş bir güvenlik ağı kurulmuş. Göztepe nereye gitse, Diyarbakırlı fanatiklerin tehditleri, küfürleriyle karşı karşıya kalıyor. Göztepe ve bizi tarihi Kervansaray Otel'de Diyarbakır'ın eski başkanlarından Mehmet İpek ağırlıyor. Mehmet İpek, mevcut yönetime muhalif. Ümit Kayıhan ile arası çok iyi. Çünkü, iki sezon önce onunla birlikte çalışmışlar. Diyarbakırlılar Göztepe'ye idman yapacak saha bile vermiyorlar. Yüzlerce polis kuytu bir yerde yapılan idmanda futbolcuları ve bizi koruyorlar. Anlayacağınız tam anlamıyla psikolojik bir baskı var üzerimizde. Neyse maç günü geliyor çatıyor... Göztepe kafilesiyle birlikte maça gidiyoruz. Kapıdan girişte görevliler soruyor: "Nereden geldiniz?" Desem ki, İzmir'den geliyoruz, yanacağız. İstanbul'dan diyorum. Bizim Halil Kiraz'ı (Eski efsane takımın bombacı lakaplı futbolcusu ve Yeni Asır'ın yazarı) şeref tribününe çıkartıyorum. Oraya da, "İstanbul'dan geldik" diyorum. Neyse sahaya girmeyi de başarıyorum. Bu arada bizim takımda futbolculara maçtan önce müthiş bir baskı kuruyorlar. Top toplayanlar futbolculara tekme atıyor, amigolar yöneticilerle dalaşıyor. Bu arada Genel Kaptan Bülent Maro yanıma yanaşıyor: "Sinan, bak sizin kameremanı dövüyorlar" diyor... Aman allahım o da ne? Bizim Müslüm yerde. Üstünde amigolar ona tekme atıyor. Saf Müslüm demişki "İzmir'den geliyorum. Yeni Asır'da çalışıyorum..." Hemen fırladım. Amigoların üzerine yürüdüm. "Ne yapıyorsunuz. Bırakın adamı" derken polisler geldi. Ayırdılar. Müslüm ile beni kenara çektiler. Polisler Müslüm'e dediler ki, "Git, 10-15 dakika sonra gel" "Git de" nereye gidecek? Bana kartımı sordular. Sarı basın kartını gösterdim. "Tamam" dediler. Müslüm dışarı, ben içeri yani. İçeri girdim girmemle, amigolar üzerime saldırmaz mı? Biri yakamdan tutmuş. diğeri saçımdan. İteliyorlar. Tribünün altına doğru götürmeye çalışıyorlar. Bu arada Diyarbakırlı fanatiklerde tel örgülerden üzerime su şişesi, bozuk para atmaya çalışıyorlar. Yani anlayacağınız tam anlamıyla can pazarı içerisindeyim. İstanbul'dan gelen meslektaşlarım ise beni sadece izlemekle yetiniyorlar. Ne yapacaklar? Seslerini çıkarsalar, onlarda aynı muameleye maruz kalacaklar. O an inanın mesleğimden iğrendim. Amigo bana diyor ki; "Bak kardeşim, canını seviyorsan, git. Hava alanına git. Yoksa faili meçhul olursun. Seni dağa kaldırırız..." Polisler ise bizi izliyor. Ben direniyorum. Ayaklarıma tekmeler, suratıma tokatlar atıyorlar. Tam o sırada bir komiseri görüyorum. Komiserim bakın gazeteciyim. Sizi şikayet edeceğim" dediğimde yanıma geliyor. "Bırakın bir dakika" diyor. Yine bana "Basın kartın var mı?" diye soruyor. Gösteriyorum. Sonradan öğreniyorum ki, tribünün altındaki o karanlık odaya girdin mi yandın. Sabaha kadar döverlermiş. Neyse, polis yanıma bir sivil polis verdi. Sahaya girdim ama bu defa Diyarbakırlı meslektaşlarım yanıma gelip bana küfür etmezler mi? Hem de ne küfürler. Ana avrat, soy sop. Bir tanesi yaşlı. Dönüyorum ona... "Ya amca benim babam yaşındasın. Küfür yakışıyor mu size? Benim suçum ne? Mesleğimi yapıyorum. Sizin bana sahip çıkmanız gerekmez mi?" diyorum. "O da başlıyor, ana avrat küfür edip üzerime yürümeye" Allahtan yanımda sivil polis var. Düşünsenize. Sırf İzmir'den geldiğiniz için bunlara maruz kalıyorsunuz... Tam o sırada Diyarbakır'da oynayan bizim eski Kaptan Aykut Canik, koşarak bizim Göztepe kulübesine yöneliyor. Ümit Kayıhan'a "başarı" diliyor. Bu arada tribünler de Aykut'u protesto ediyor (Aykut o maçtan sonra 5 hafta Diyarbakır'da kadro dışı kaldı). Maç sırasında İzmir'den Yeni TV'den bana bağlanıyorlar. Karşımda Abdi Karagözoğlu. Soruyor bana "Durum nasıl?" diye. Ben anlatmaya başlıyorum. "Kamereman arkadaşa saldırdılar. Futbolculara, yöneticilere, bize saldırdılar. Taşlar, pet şişiler havalarda uçuşuyor. Hiç güvenlik yok" derken yanımda sivil polis olmasına rağmen Diyarbakırlı meslektaşlarım bana tekme atıyorlar, iteliyorlar. Aradan kısa bir süre geçiyor. İzmir'den yine bağlanıyorlar. Karşımdaki ses: "Ya Sinan ağabey. Sen diyorsun kıyamet kopuyor, biraz önce Halil Kiraz'a bağlandık, müthiş misafirperverlikten bahsediyor. Anlayamadık. çözemedik" diyorlar... Ben yine şoktayım... Böylesine bir ortam düşünün. İşte böylesine bir ortamda izliyoruz Diyarbakır maçını. Diyarbakır'da maçı izlemeye gelen taraftarların da karakolda rehin tutulduklarını öğreniyoruz. Ve o maçta Deniz, Diyarbakır'a gol atıyor. Göztepe 1-0 galip. Bir tarafta tarifi olmayan bir sevinç, diğer tarafta tehditler ve tedirginlik var yüreğinizde. Kaptan Metin (Diyadin) bir pozisyon sonrasında hakeme diyor ki (Hocam bak korkma. Biz korkmuyoruz) Ve o maç Göztepe'nin 1-0'lık üstünlüğüyle bitiyor. Bitiyor ama bende öyle bir tedirginlik varki anlatamam. Çünkü, futbolcuların koruması var. Polisler müthiş derecede onları koruyor. Ben ne yapacağım? Futbolcular soyunma odasına giderse ben Diyarbakırlı fanatiklerin ellerinde kalacağım. Hem bir de yenilmişler. Sivil poliste "İşim var" deyip gitmiş. Futbolcuların hepsi koşarak soyunma odalarına gitmeyi başardılar. Durumu farkeden bizim kaleci Bülent (Ataman) hemen yanıma koştu. "Gel ağabey. Yanıma gel" deyip polisle birlikte kalkanlarla beni soyunma odalasına götürdü. Göztepe soyunma odasına girdiğimde malzeme kutusunun üzerine oturdum. Başımı iki elimin arasına alıp düşünmeye başladım. Şoktayım. Müthiş bir şok. Yanımda futbolcular tepiniyor, seviniyor, marşlar söylüyor, ben oturmuş düşünüyorum. Kendi kendime, "Oğlum sen gazetecisin. Adamlar senden resim bekliyor. Ne işin var senin burada" diyorum. Flaşı takıp başlıyorum resimleri çekmeye. Bir polis yanaşıyor yanımıza: "Helal olsun Göztepe'ye." Ohh... Allahım öyle sevindim ki. "Beni böyle sevindirdiniz ya, allah da sizi sevindirsin" diyerek içindeki isyanı döküyordu sözlere... Neyse takımla birlikte otobüse doğru yöneliyoruz. İki koldan polisler etrafımızı sarmış. Bu arada birisi yanaşıyor kafilenin yanına. "Ümit hocayla görüşeceğiz" diyorlar. Polisler "Kimsin sen" derken yanındaki adamı gösteriyor. "Diyarbakır başkanımız. Ona başarı dileyecek de" derken polisler açılıyor. Onları söyleyen adam Ümit Kayıhan'a koşarak bir yumruk atıyor ki Kayıhan'ı sormayın. Kayıhan, yerde. Ortalık yine karışıyor. Neyse öyle-böyle derken biniyoruz otobüse. Halil ağabeyi görüyorum. "Halil ağabey sen ne yaptın?" diye soruyorum başlıyor anlatmaya: "Ya şeref tribününe gittiğimde bizim eski Göztepeli futbolcuyu gördüm. Diyarbakır'a yerleşmiş. Burada onu çok seviyorlar. Ben krallar gibiydim. Tribünde çiğköfte yuğurdular, bana ikram ettiler. Rakı verdiler içmedim. Ayran içtim..." Halil ağabey, ballandıra ballandıra anlatıyor... Ben ise işi çözüyorum. Meğer biz aşağıda dayak yerken, canımızı kurtarmaya çalışırken Halil ağabey şeref tribününde çiğköfte partisi yapıyormuş. Demek ondan televizyona çok misafirperverler demiş... Dedim ya, anı çok. Göztepe büyük bir dünya Daha anlatacak çok şey var. Atalay'ın vefatı, Salihli ve Söke maçlarında bize yapılan saldırılar... İyi günler, kötü günler... Sonuçta her şey çok ama çok güzeldi... Her zaman Göztepe'li olduğum için Göztepe'ye baktığım için gururlandım... Muhabir olmak... Anıları bir kenara bırakalım, biraz da kulüp muhabirliğinden söz edelim. Kulüp muhabiri "tarafsız olmalı" derler... Neden derler bilemem. "Kulüp muhabiri neden taraflı olmasın?" Hele hele baktığınız kulüp Göztepe gibi geçmişi şanla şöhretle doluysa, coşkulu, sıcak ve renkliyse, nasıl tarafsız olursun ki... Kulüp muhabiri de insan. Futbolun içinde olan her insan gibi o da bir takım tutacak. Veya olaya şöyle bakalım. Siz hiç sevdiklerinizin üzülmesini ister misiniz? O zaman ben de açıkça söylüyorum. Ben Göztepe'de oynayan ve başarılı olan futbolcuyu, yöneticiyi, ona hizmet eden herkesi, taraftarlarını, mazisini, oradaki sıcaklığı sevgiyi, öfkeyi kısacası Göztepe'yi çok seviyorum. Sevdiğim bir kulübün de başarısız olmasını içime bir türlü sindiremiyorum. Her zaman o devin ayağa kalkacağını ümit ederek yaşıyorum ve yazıyorum. Yaşamaya da devam edeceğim. Ben mesleğe 1983 yılında Milliyet Gazetesi'nde başladım. Bana verdikleri ilk kulüp Altınordu'ydu. Çok güzel günler yaşadım. Bir dönem Bucaspor muhabirliği yaptım. Bucaspor'un şampiyon olup 2.Lig'e çıktığında Bucaspor muhabiriydim. İzmirspor'da da yıllarca görev yaptım. Ardından Karşıyaka ve Altay muhabirlikleri yaptım. Hatta Karşıyaka'nın basketbolda lig şampiyonluğu ile Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı kazandığı dönemde Karşıyaka muhabiriydim. Karşıyaka şampiyon olduğunda sevinmedim mi, sevindim. En az onlar kadar. Bucaspor, İzmirspor'da ne kadar sevindiysem o şampiyonluğa da o kadar sevindim. Dedim ya. Benim baktığım bir kulüptü. Ama ben Göztepeliydim. Ortaokul yıllarında başlayan bir sevdaydı benim için Göztepe. Göztepe'de yaklaşık 18 yıl muhabirlik yaptım. Bu benim için çok ama çok güzel ve özel bir duyguydu. Çok zor günlere şahit oldum. Güzel günler de yaşadım. Binlerce insanla tanıştım. Göztepe ile öylesine özdeştim ki Göztepe benim bir yaşam felsefem oldu. Öylesine bir yaşam biçimi ki anlatamam. Eşim de koyu bir Göztepelidir. Göztepe'nin hemen hemen İzmir'deki her maçına gelir. Hatta, bazı deplasmanlara da benden izinsiz gelip sürprizler yaptığı da görülmüştür (!). Takımdaki futbolcuların tamamını bilir. Oturduğu tribünde maçı izleyen ama Göztepe'li futbolcuların adını bilmeyen kişilere de yardımcı (!) olur. Göztepe sevgim sadece eşimle orantılı değildir. 13 yaşında bir kızım var. Fatih Koleji'nde okuyor. Çocuğun evdeki eşyaları genelde hep sarı-kırmızıdır. O sarı-kırmızı ile büyümüştür. Futbolu fazla sevmiyor. Küfür nedeniyle maça gelmiyor. Ama Göztepe'yi doğal olarak çok ama çok seviyor. Bazen Göztepe'yi konuşurken bir hikaye dinlermiş gibi bizi dinliyor. Olaylara 13 yaşında olmasına rağmen vakıf... Bazen kendisiyle Göztepe muhabbetleri yaparız. Bir keresinde bana "Baba neden insanlar Göztepe'yi tutmuyor? Hepimiz İzmir'de yaşıyoruz ama arkadaşlarımın hepsi Fenerli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı?" demişti. Ben de ona "Kızım, onların suçu değil. Bu hepimizin suçu" demiştim. Dilim döndüğünce anlatmıştım. Bir kaç gün sonra yine yanıma geldi. Göztepe'nin 18 yıl aradan sonra şampiyon olduğu dönemde. "Baba, (Eylül ile Sinem'i de Göztepe'li yaptım. Mertol da babası ile artık Göztepe maçlarına gidiyormuş"... Düşünsenize, Göztepe işte bu kadar benim ve ailemin içinde... Meslek yaşantım döneminde hiç bir zaman mesleğime ihanet etmedim. Gün geldi en ağır eleştirileri ben yaptım. Gün geldi tehditler aldım. Yanlışlarım da oldu, doğrularım da... Ama yanlışları da doğru olduğunu sandığım için yaptım. Dürüst olmaya dikkat ettim. Dostlukları, arkadaşlıkları seviyesinde tutarak ve menfaat beklemeden, objektif bir gözle dürüstçe, erkekçe yaptım. Ama inanın Göztepe'ye ve muhabirliğe doyamadım. Sıradan bir takımın muhabiri olmakla, şampiyonluğa oynayan, büyük başarılara imza atan bir takımın muhabiri olmak arasındaki fark neyse, benim de anlatmak istediğim işte o... Ben zaman zaman hep aynı şeyden isyan ederim Göztepe'de... Efsane takımın muhabirliğini yapan Tunç Saruhanlı'yı da hep anarım. İşin Türkçesi onu çok kıskanırım. Düşünsenize, Tunç Saruhan'ın muhabiri olduğu dönemdeki Göztepe'yi... Göztepe İspanya'ya, İngiltere'ye, İtalya'ya, Fransa'ya kısacası dünyanın dört bir yanına gidiyor. Destanlar yazıyor. O koca kaptan Gürsel Aksel, o Ali Artuner, Nevzat Güzelırmak, Adnan Süvari, Halil Kiraz'lı kadro... Onlarla ağlayıp onlarla gülüyor. Onların tarihi başarılarını yazıyor. Cumhurbaşkanlığı kupası, Türkiye kupaları ve ligdeki büyük zaferler... Hepsi onun imzasıyla, onun gözüyle gazete sütunlarını süslüyor... Oysa ben... Ben Göztepe ile hala Küçükköy, Çorlu, Yıldırım Bosna, Nazilli maçlarına gidiyorum. Anlatmak istediğim bu işin manevi tarafı... Ulusal gazetelerde imzanız çıkmıyor. Haberiniz girsede iki sütuna, üç sütuna giriyor. Kısacası siz 2.Lig B grubu muhabirisiniz. Gel de hazmet, yut... Oysa bilmezlerki o Göztepe milyonlarca taraftarı olan, geçmişinde büyük destanların yaşandığı bir kulüp. Biliyor musunuz ben Avrupa kupalarına Denizlispor ile gittim. İzmirli ve Göztepeli bir spor yazarı olarak Göztepe ile veya bir İzmir kulübüyle bunu yaşayamadım. Peki suçlu ben, biz veya onlar mı? Değil... Hepimiz suçluyuz. Daha yazacak çok şey var ama bırak dağınık kalsın... Sonuç olarak; Göztepe sen ömre bedelsin... |
||||||||||||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||||||||||||
| - Geri Dön - | ||||||||||||||||||||||||||